..."Y"
Harfiyle
Başlayan
Deyimler...
(Açıklama)

Ya Allah deyip (atılmak): Cenab-ı Hak`a sığınarak (atılmak)."Ya Allah
deyip düşmanın üzerine atıldı."
Yabana atmak: Önem vermemek, önemsiz görüp dikkate almamak, üzerinde
durmamak."Babanın sözlerini sakın yabana atayım deme."
Yabancılık çekmek: Bir iş ya da çevrede yabancı olmaktan dolayı ortaya
çıkan zorlukların etkisinde kalmak."Ona hiç yabancılık çektirmedi."
Ya bu deveyi gütmeli, ya bu diyardan gitmeli: "Bu işi mutlaka yapmalısın,
başka yolu yok, aksi taktirde burada kalamazsın." anlamında kullanılır.
Ya
devlet başa, ya kuzgun leşe: "Giriştiğim iş beni ya büyük bir varlığa
ve mevkiye ulaştıracak ya da mahvedecek, batıracak" anlamında söylenir.
Yad eller: 1. Baba ocağından uzak yerler, gurbet. 2. Yabancı kimseler,
yabancılar."Yiğidim yad ellerde kalmasın, dönsün geri Rabbim."
Yâd etmek: Anmak, hatırlamak."Seni her gün yad ederiz buralarda."
Yağ bağlamak: Semirmek, üzerine biriken yağ katılaşmak.
Yağ bal olsun: "Yediğin, içtiğin helâl ve afiyet olsun" anlamında
söylenir.
Yağcılık etmek: Dalkavukluk etmek, övmek, pohpohlamak."Öğrenci
öğretmenine yağ çekiyor, gözünün içine bakıyor, bu şekilde iyi not alacağını
sanıyordu."
Yağlı ballı olmak: Araları çok iyi, içli dışlı, samimi olmak."Öyle yağlı
ballı olmuşlardı ki birbirlerine her şeylerini anlatıyorlardı."
Yağlı kapı: Çalıştırdığı kimselere bol kazanç sağlayan kimse, kuruluş,
aile ya da yer."Herkese nasip olmaz öyle yağlı kapı."
Yağlı kuyruk: Kolayca ve bolca yararlanılabilecek kaynak; basitçe
sömürülebilecek iş veya kimse."Bulmuşsun bir yağlı kuyruk, çek babam çek!"
Yağlı müşteri: Bol paralı, çok alışveriş yapan zengin alıcı."İki üç yağlı
müşterimiz de olmasa kapamak zorunda kalacağız bu dükkânı."
Yağma gitmek: Bir şey çok alıcı bulup çok satılmak, kolay müşteri
bulmak."Kapanın elinde kalıyor, yağma gidiyor, koş koş, sen de yetiş!.."
Bilgicik.Com,
Türkçe,
Edebiyat,
Roman Özetleri,
Duvar Yazıları,
Atasözleri,
Hızlı Okuma,
Özlü Sözler,
Türk
Yağma Hasan`ın böreği: Hakkı olanın da olmayanın da kolayca yararlandığı,
kimsenin korumadığı, her yanından sömürülen kaynak.
Yağma yok: "Öyle şey olmaz, buna izin vermezler, kolay kolay elde
edemezsin" anlamında bir tutumun ya da davranışın yanlışlığı ifade etmek için
kullanılır.
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak: Bir tehlikeden, güç bir durumdan
kaçarken daha kötüsüyle karşılaşmak.
Yağmur yağarken küpünü doldurmak: Kazanma fırsatı varken ondan yararlanıp
para veya mal edinmek."Bana bak aslanım, daha ne istiyorsun, yağmur yağarken
küpünü doldur yoksa pişman olursun."
Yağ tulumu: Çok şişman, çok yağlı."Birkaç ay sonra yağ tulumu olacak,
şuna birisi söylese de çok yemese."
Ya herrü (herro) ya merrü (merro): "Tehlikeyi göze aldık, giriştiğimiz
işte ya batar ya da çıkarız" anlamında kullanılır.
Yahudi pazarlığı: Tarafların çıkarlarını düşünerek çekişe çekişe
yaptıkları pazarlık."Benimle Yahudi pazarlığı yapmaya kalkma lütfen."
Yakadan atmak: Savıp kurtulmak, başından atmak. "İnan onu yakamdan atmaya
çalışıyorum."
Yaka paça: Hiçbir itiraz dinlemeden, zorla, kuvvet kullanarak
(götürmek)."Polisler adamı yaka paça götürdüler."
Yakası açılmadık: Hiç duyulmadık, bilinmedik, ayıp söz, küfür.
Yakasına sarılmak: İstediği şeyi almak ya da dövmek için tutup
bırakmamak, zorlamak."Çocuk annesinin yakasına sarılmış balon diye ağlıyordu."
Yakasına yapışmak: Hesap sormak ya da bir şey istemek için tutup
bırakmamak."Beni de götüreceksin diye yakama yapıştı, ben de getirmek zorunda
kaldım."
Yakasını bırakmamak: Bezdirecek kadar üstüne düşmek, ısrar etmek,
yanından ayrılmamak."Ne olursa olsun yakasını bırakmayıp paramı alacağım ondan."
Yakasını kaptırmak: Bir şeyin, bir kimsenin etkisinden kendisini
kurtaramamak, ona bağlanmış olmak.
Yakayı sıyırmak: Kurtulmak, kaçmak."Çok şükür şu adamdan yakayı
sıyırdık."
Yaka silkmek: Bıkıp usanmak; bir iş, durum, yer ya da kimsenin olumsuz
yanlarından tedirginlik duyduğunu belirtmek."Doğrusu yaka silkinecek bir iş
seninki de."
Yakayı ele vermek: Yakalanmak, kaçamayarak ele geçmek."Mahallenin hırsızı
sonunda yakayı ele verdi."
Yakayı kurtarmak: Umulmazken bir işten ya da kimseden kurtulmak,
kaçmak."Bu pis işten yakayı nasıl kurtardık hâlâ anlayabilmiş değilim."
Yakınlık duymak: Birine karşı sevgi ve ilgi duymak, yabancılık
hissetmemek."Hayatta yakınlık duyduğum tek insandı."
Yakışık almamak: Yerinde olmamak, uygun düşmemek, yaraşmamak."Çocuğu
herkesin içinde azarlaman hiç de yakışık almadı."
Yalancı pehlivan: Yapamayacağı bir işi yapabilecekmiş gibi görünen kimse,
palavracı."Yalancı pehlivanın biridir o, ona güvenmeyin."
Yalancısı olmak: Doğruluğu bilinmeyen, inanılmayacak sözleri bir
başkasından işiterek söylemiş olmak."Ben şefin yalancısıyım, müdür ihalelerde insiyatifini kullanıyor ve rüşvet yiyormuş."
Yalan dolan: Hile, düzen, dalavere, yolsuz davranış,"Yalan dolanla iş
görmeye kalkanların başına işte bunlar gelir."
Yalan yere: Gerçeğe uygun olmayarak."Yalan yere adamı şikâyet ettiler."
Yalayıp yutmak: 1. İştahla, hiçbir şey bırakmadan yiyip bitirmek. 2. Kötü
bir söz ya da davranış karşısında sessiz kalıp, kabullenmek."Sofradaki bütün
yemekleri yalayıp yuttu."
Yalpa vurmak: İki yana, sağa sola; bir o yana, bir bu yana sallanarak
yürümek."Nedendir bilmem, yalpa vurarak yürüyordu."
Yalvar yakar olmak: Çok yalvarıp yakarmak.
Yan bakmak: Beğenmeyerek, kötü niyetle, düşmanca bakmak."Bu adamın her
gün yan bakması artık canıma yetti!"
Yan basmak: 1. Aldanmak. 2. Kaypaklık edip dürüst davranmamak."Sana
tanınan bu fırsatı iyi değerlendir, sakın yan basayım deme."
Yan çizmek: Kendisine yüklenen bir görevden kaçmak."Üç kişi yan çizdi,
demek ki ikimiz taşıyacağız bu bidonları."
Yandan çarklı: 1. Şekeri yanına konmuş olan kahve veya çay."Usta, iki
yandan çarklı yap!" 2. Bir omuzu düşük olarak yürüyen. 3. Çarkı yanda olan gemi.
Yan gelip yatmak: Yapacak işleri olduğu hâlde yapmamak, rahatına bakmak,
keyfince yaşamak."Hiç çalışmıyor, yan gelip yatıyor akşama kadar."
Yangına körükle gitmek: Anlaşmazlığı, gerginliği, kargaşalığı artırıcı,
her iki tarafı kışkırtıcı söz ve davranışlarda bulunmak."Sen karışma, çekil
aralarından, yangına körükle mi gitmek istiyorsun?"
Yan gözle bakmak: 1. Kötü niyetle, düşmanca bakmak. 2. Göz ucuyla
bakmak."Tezgâhtaki mallara yan gözle bakıp geçti."
Yanık ses: Hüzünlü, çok dertli, içindeki acıyı dile getiren ses.
Yanına bırakmamak: Kendisine yapılan kötülüklerin öcünü almak, cezasını
sert karşılıklarla vermek."Bunu, onun yanına bırakmayacağım."
Yanına (kâr) kalmak: Kendisinden öç alınmamak, yaptığı kötülük sert
karşılık görmemek, cezasız kalmak."Adamın yaptığı yanına kâr kaldı, nasıl adalet
bu?"
Yanına salâvatla varılır: Çok öfkeli, kızgın ve kibirlidir.
Yanından bile geçmemiş: Hiç ilgisi yok, en ufak benzerliği bile yok."Sen
kardeşini bir görsen, bu onun yanından bile geçmemiş."
Yanıp tutuşmak: 1. Elde etmek için güçlü bir istek duymak, elde edemediği
için de büyük üzüntü içinde olmak. 2. Kuvvetli bir aşkla sevmek."Bakan olmak
isteğiyle yanıp tutuşuyordu."
Yanıp yakılmak: Sızlanıp şikâyet etmek, derdini döküp durmak."Çoluk çocuk
açtı, kimse yardım elini de uzatmıyordu, birine de yanıp yakılmayı bir türlü
kendine yediremiyordu."
Yanlış ata oynamak: Kazanmak için giriştiği işte tuttuğu yol, dayandığı
kimse dayanıksız ve çürük çıkmak, dolayısıyla aldanmış olmak.
Yanlış kapı çalmak: İsteğinin yapılamayacağı bir yere başvurmak."Meğer
biz yanlış kapı çalmışız."
Yan tutmak: Taraflardan birini desteklemek, onun söz ve davranışlarını
benimsemek, yansız olmamak."Yan tutmayıp tarafsız kalırsan senin için daha iyi
olur."
Yan yan bakmak: Düşmanca, kötü niyetle bakmak.
Yapmadığını bırakmamak: Bütün kötülükleri yapmak, eziyet etmek.
Yara açmak: 1. Bir şeyin yüzünde, özellikle de vücudun bir yerinde yara
oluşmasına sebep olmak. 2. Büyük dert, acı, üzüntü vermek."Onun sözleri içimde
bir yara açtı."
Yaraya merhem olmak: Acil ihtiyaçları karşılamak."Şu getirdiklerim yaraya
merhem olur mu bilmem?"
Yardan atmak: Bir kimseyi aldatarak kazaya uğratmak, tehlikeli bir
durumun içine itmek, türlü belâlara sokmak."İnsan dostunu yardan atar mıymış?"
Yarı buçuk: Tam değil, çok az, tamamlanmamış, baştan savma.
Yarım adam: Güçsüz, sakat, zayıf, hasta kimse."Ben bir yarım adamım diye
beni hor göremezsiniz!"
Yarım ağızlı (söylemek): İsteksizce, istemeye istemeye, gönülsüzce
(söylemek)."Demek sizi de yarım ağızla davet ettiler."
Yarım yamalak: Gelişigüzel, üstünkörü, eksik ve kusurlu."Ödevlerini bir
daha yarım yamalak yapma!"
Yarından tezi yok: En kısa zamanda, çok çabuk, geciktirmeden.
Yarı yolda bırakmak: Verilen desteği, yapılan yardımı sonuna kadar
götürmemek."Sana nasıl güvenebilirim, beni kaç kez yarı yolda bıraktın."
Ya sabır çekmek: Kötülüklere, sıkıntılara, üzücü olaylara karşı tepki
göstermemeye çalışıp, Cenab-ı Allah`tan kendisine sabır vermesini istemek.
Yaş Dökmek: Ağlamak."Senin için az yaş dökmedi ailen."
Yaşını başını almış (olmak): Yaşı epeyce ilerlemiş olmak, yaşlanmış veya
olgunlaşmış olmak."Yaşını başını almış bir adamdır, çekinmeyin, gidin, size
olgun davranacaktır."
Yaşını içine akıtmak: Hissettiği acıyı, ızdırabı, üzüntüyü belli etmemek;
ağlamak isteğini bastırmak.
Yaş tahtaya (yere) basmamak: Kolay kolay tuzağa düşmemek, uyanık
davranmak."O, benim yaş tahtaya basmayacağımı iyi bilir."
Yatağa düşmek: Hastalık yüzünden yatmak zorunda kalmak, ayağa
kalkamayacak durumda olmak."Sizin yüzünüzden yatağa düştü çocukcağız."
Yataklık etmek: Bir suçluya yardım etmek, onu gizlemek, barındırmak.
Yatak yorgan yatmak: Çok hasta olmak."Bizim adam yatak yorgan yatıyor, ne
yiyor, ne içiyor."
Yatırım yapmak: Gelir amacıyla bir işe para yatırmak veya aynı amaçla
önceden ortam hazırlamaya çalışmak."Biz o arsayı yatırım yapmak için aldık."
Yavaş gel: "Atıp tutma, abartma, ölçüsüz konuşma" anlamında kullanılır.
Yaya kalmak: 1. Taşıt ya da hayvana binmeden yürümek zorunda kalmak. 2.
Yardımcısız kalmak, güvendiği yer ve kişileri kaybetmek, istediği şeyi yapamaz
olmak."İşte şimdi yaya kaldın, ne yapacaksın görelim?"
Yayan yapıldak: Çıplak ayakla, yayan."Onca yolu yayan yapıldak
yürüyecek."
Yaygarayı basmak: Bağırıp çağırmak, önemli bir nedeni olmadığı hâlde
feryat etmek."Elinden şekeri alınınca yaygarayı bastı."
Yaz boz tahtasına çevirmek: Bir konuda birbirine uymayan kararlar almak,
kararsızlık yüzünden bir konuda sık sık fikir değiştirmek.
Yedeğe almak: Bağlayarak arkasından çekip götürmek.
Yedi canlı: Pek çok ölüm tehlikesi geçirip sağ kurtulan insan ya da hayvan."Yedi
canlı mısın nesin, nasıl kurtuldun o kazadan?"
Yedi düvel: Bütün
devletler, herkes, bütün dünya."İstiklâl Savaşı`nı yedi
düvele karşı verdik biz."
Yediden yetmişe: En büyüğünden en küçüğüne, eli ayağı tutan herkes."Halk
yediden yetmişe silâhlanmış düşmanı bekliyordu."
Yediği naneye bak: Yersiz, uygunsuz iş yapanlar için kullanılır.
Yedi iklim dört bucak: Hemen her yer, bütün dünya."Yedi iklim dört bucak dolaştı
durdu."
Yedi kat yabancı: El, ne akraba, ne tanıdık, hiçbir yakınlığı yok."Yedi
kat yabancıyla iş yapmam diyor."
Yeğ tutmak: Bir şeyi bir şeyden daha önemli görüp tercih etmek."Kim ki
öbür dünyayı bu dünyaya yeğ tutar, o kazanmıştır."
Ye kürküm ye: Saygının kişiliğe karşı değil, zenginliğe, varlığa, giyim
ve kuşama karşı gösterildiğini anlatmak için kullanılır.
Yele vermek: 1. Boşuna harcamak. 2. Savurmak."Bütün parayı yele vermek
zorunda mıydın?"
Yelkenleri suya indirmek: Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip
karşısındakinin dediğini kabul etmek; yüksekten atıp tutmayı bırakarak
yumuşamak."Yelkenleri nasıl da suya indi dediğini yaptıramayınca."
Yel yeperek yelken kürek: Telâş içinde, çok acele olarak, heyecanla.
Yemeden içmeden kesilmek: Bir üzüntü, korku ya da heyecan sebebiyle yiyemez
duruma gelmek, iştahı kapanmak."Yemeden içmeden esildi, âşık mıdır nedir?"
Yeme de yanında yat: İstek uyandıran, görünüşü çok çekici olan, çok
lezzetli yemekler için kullanılır.
Yemin etsem başım ağrımaz: "Gerçek olduğundan eminim, bu konuda yemin de
edebilirim" anlamında kullanılır.
Yenilir yutulur gibi değil: 1. Yenmeyecek nitelikte (yiyecekler için). 2.
Aşırı, çok pahalı. 3. Çok ağır, kabul edilmez (söz). 4. Kendisiyle başa
çıkılamayacak durumda olan."Doğrusu yenilir yutulur gibi değildi o sözler."
Yer almak: 1. Bir şey yapanların arasında bulunmak. 2. Adına ayrılan
yerde bulunmak"Şiir komisyonunda sen de yer aldın mı?"
Yer cücesi: Ufak tefek olduğu gibi kurnaz, fitneci, çok bilmiş kimse.
Yer demir gök bakır: "Hiçbir yerden yardım alma umudu kalmadı, bütün
kapılar kapalı, yardım imkânları ortadan kalktı, kime baş vurdumsa elim boş
döndüm" anlamında çaresizliği anlatmak için kullanılır.
Yerden yere çalmak: Çok hırpalamak, acınacak duruma düşürmek, zor
durumlarda bırakmak."Bütün
milletin içinde yerden yere çaldı delikanlıyı."
Yere bakan yürek yakan: Uslu, uysal, sessiz görünüp gizliden gizliye ve
sinsice dolap çeviren, kötülük yapan kimse."Desene yere bakan yürek yakan
cinstenmiş o da."
Yere göğe koyamamak: Çok önem vermek, nasıl ağırlayacağını ve memnun edip
mutlu kılacağını bilememek.
Yer etmek: 1. İz bırakmak. 2. İyice yerleşmek."Bu sözler kulağına iyice
yer eder umarım."
Yerinde duramamak: Sürekli hareket etmek, kıpırdanmak, sabırsızlanmak,
içi içine sığmamak, eyleme geçmek için telâş içinde dolaşmak."Gelecekleri
haberini alınca ne yapacağını şaşırdı; yerinde duramıyor, sağa sola
koşturup duruyordu."
Yerinden oynamak: 1. Bulunduğu bir yerden ayrılmak. 2. Hareketli,
heyecanlı, gürültülü, karışık bir zaman yaşamak."O büyük kahramanın dönüş haberi
gelir gelmez şehir yerinden oynamıştı sanki!"
|
Yazdır
|
Yorum Yap!
|
Lütfen Aşağıdan Seçim Yapınız...
©
Bilgicik.Com
-
Deyimler
| İletişim:
bilgi@bilgicik.com