..."İ"
Harfiyle
Başlayan
Deyimler...
(Açıklama)

İbret almak: Kötü bir olaydan etkilenerek ders almak."Görmesini bilseydi
ibret alırdı her hâlde."
İcabına bakmak: 1. Gereğini yerine getirmek. 2. Yok etmek, ortadan
kaldırmak."O adamın icabına bakarız, merak etme sen."
İç çekmek: Üzüntüyle göğüs geçirmek, derin derin soluk alıp hıçkırıkla
ağlamak."Yavrucağın iç çekişi dayanılır gibi değildi."
İç etmek: Eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeden kendisine mal etmek,
ortadan kaldırıp kimseye göstermemek."Babasına bildirmeden o kadar parayı iç
etmiş."
İç gıcıklamak: 1. Huylandırmak. 2. İstek uyandırmak.
İçi açılmak: Sıkıntısı dağılıp gitmek, ferahlamak."Denizi, kuşları,
ağaçları seyre dalarım, böylelikle içim açılır, rahatlarım."
İçi cız etmek: Ansızın içi sızlamak, çok üzülmek."O zavallı ihtiyarı
birden bire karşımda görünce içim cız etti."
İçi çekmek: Canı arzu etmek, istek duymak.
İçi çıfıt çarşısı: 1. Başkaları için daima art niyet besleyen, içinden
türlü kötülükler geçiren. 2. Çok karışık.
İçi dışı bir: İkircikli olmayan, iki yüzlü davranmayan, düşündüğünü
açıkça söyleyen, özü sözü bir olan."İçi dışı bir olan insanlara her zaman
güvenebiliriz."
İçi dışına çıkmak: 1. Kusmaktan ötürü çok fena olmak. 2. Bindiği taşıtın
çok sarsılması yüzünden bedenî rahatsızlık duymak.
İçi erimek: Kaygı duymak, çok üzülmek.
İçi geçmek: 1. İstemediği hâlde uyuya kalmak. 2. İşe yaramaz duruma
gelmek. 3. Yaşlılıktan, zayıflıktan gücü azalmış olmak; hiçbir şeye ilgi
duymamak."O artık içi geçmiş bir ihtiyardır."
İçi gitmek: Çok fazla istek duymak."Vitrindeki kızarmış tavuklara içim
gidiyordu ama param olmadığı için alıp yiyemiyordum."
İçi içine sığmamak: Çok heyecanlanmak, coşkunluk duymak ve sevincini
belli etmekten kendini alamamak."Annemi karşımda görünce ne yapacağımı şaşırdım,
içim içime sığmıyordu, koşup boynuna sarıldım."
İçi kabarmak (kalkmak): 1. Midesi bulanmak. 2. Duygulanıp heyecanlanmak.
3. Taşkın bir ağlama duygusu içinde olmak."Ne berbat bir koku, içimiz kabarmadan
kalkalım buradan."
İçi kan ağlamak: İçten, büyük bir üzüntü duymak; dıştan belli etmeyerek
çok acımak."Çocuğunun yüzüne bakarken içim kan ağlıyordu."
İçi kazınmak: Çok acıktığından ötürü midesinde eziklik duymak."Sabahtan
beri açtı, içi kazınıyor ama belli etmemeye çalışıyordu."
İçinden gülmek: Birisine sezdirmeden içten içe gülmek, eğlenmek.
Bilgicik.Com,
Türkçe,
Edebiyat,
Roman Özetleri,
Duvar Yazıları,
Atasözleri,
Hızlı Okuma,
Özlü Sözler,
Türk
İçinden okumak: 1. Dudaklarını kıpırdatmadan, hiç ses çıkarmadan okumak.
2. Ses çıkarmadan sövmek, beddua etmek."Hikâyeyi şimdi de içinizden
okuyacaksınız."
İçinden pazarlıklı: Sinsi, yapacağı kötülükleri sezdirmeyen."Senin gibi
içten pazarlıklı adamlarla iş yapmam ben."
İçine atmak: 1. Derdini, sıkıntısını kimseye söylememek. 2. Kendisine
yapılan kötülüğe karşı sesini çıkarmamakla beraber, bunu unutmamak."O her şeyi
içine atar, bir gün kanser olacak diye korkuyorum."
İçine dert olmak: Yapmak istediği bir şeyi yapamadığı için kaygılanıp
üzüntü duymak."Hastahanedeki arkadaşımı ziyarete bir türlü gidemedim, bu da
içime dert oldu."
İçine doğmak: Malûm olmak, bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek,
tahmin etmek."Onun bize geleceği sanki içime doğmuştu."
İçine işlemek: Duygulanmak, etkilenmek, dokunmak."Babamın o etkili
sözleri âdeta içime işlemişti sanki."
İçine çekilmek (kapanmak): Duygularını kimseye açmamak, çevresindeki
kişilerle ilişkisini kesmek, yalnızlığa gömülmek."Kardeşinin ölümünden sonra
içine çekildi, kimseyle görüşmüyor."
İçine kurt düşmek: Kuşkulanmak, kendisine zarar geleceğinden şüphe
etmek."Tilkiyi civarda dolaşırken gördüğü andan itibaren içine kurt düşmüştü."
İçine sindirmek: Benimsemek, iyice kabul etmek.
İçine sinmemek: 1. İçi rahat etmemek, yaptığı şeyden memnun olmamak. 2.
İstediği gibi olmadığı için rahatlık, mutluluk duymamak; tadına varamamak."İşi
bitirdim ama hiç de içime sinmedi."
İçine sokacağı gelmek: Birini aşırı ölçüde, çok sevmek.
İçine yedirememek: Benimsememek, kabul edememek.
İçini dökmek: Dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini anlatmak."Şu koca
dünyada içimi dökecek bir insan bulamadım."
İçini kemirmek: Bir üzüntü ve düşünce dolayısıyla rahatsızlık
duymak."İçini kemiren bu düşünceden kurtulmak istiyordu."
İçini (bir) kurt yemek: Sürekli olarak bir kaygı içinde olmak.
İçi parçalanmak (paralanmak): Birine acıyarak çok üzülmek."Onun bu hâlini
gördükçe içim parçalanıyor."
İçi rahat etmek: Endişelenecek bir durum bulunmadığını öğrenerek
sıkıntıdan kurtulmak, rahatlamak."Ne yapayım, ben anneyim, onlar sağ salim
dönerlerse içim rahat edecektir ancak."
İçi sızlamak: Bir şey veya kişinin içine düştüğü durum sebebiyle üzülmek.
İçi titremek: 1. Çok üşümek. 2. Çok istek duymak. 3. Bir zarar gelecek
korkusu içinde bulunmak."Hava iyice soğudu, içim titremeye başladı, haydi içeri
girelim."
İçi yanmak: 1. Çok susamak. 2. Büyük bir acı sebebiyle çok fazla
üzülmek."Sanki yalnız onun içi yanıyordu."
İçler acısı: Oldukça üzücü, çok acıklı.
İçli dışlı olmak: Teklifsiz, çok samimi, sıkı fıkı, senli benli
olmak."Biz Fatma`yla iyice içli dışlı olduk."
İçtikleri su ayrı gitmemek: Sıkı fıkı dost, samimi arkadaş olmak;
birbirlerinden saklayacakları bir şeyleri bulunmamak.
İdare etmek: 1. Yönetmek, çekip çevirmek. 2. Tutumlu olmak, kullanmak. 3.
Elvermek, yetmek, yetişmek, korumak, kurtarmak. 4. Hoş görmek, göz yummak. 5.
Örtbas etmek."Bu ayakkabıyı bu fiyata veremem, çünkü idare etmez."
İfade vermek: Sorguya cevap vermek.
İflâhını kesmek: Gücünü tamamiyle yok edip bir daha karşı koyamayacak,
düzelemeyecek, iş yapamayacak duruma getirmek."Ben adamın iflâhını keserim,
anladın mı?"
İfrit olmak: Çok öfkelenmek; aşırı ölçüde, kendini kaybedecek kadar
sinirlenip kızmak."İfrit oluyorum şu adamın hareketlerine."
İğne atsan yere düşmez: Çok kalabalık, yürünecek gibi değil.
İğne ile kuyu kazmak: Zor denecek bir işi yetersiz araç ve gereçlerle
başarmaya çalışmak.
İğne ipliğe dönmek: Aşırı derecede zayıflamak, kilo vermek."O iri yarı
adam hapisten çıktı ki iğne ipliğe dönmüş."
İğneli söz: Dokunaklı, kırıcı, üzücü söz."O iğneli sözlere ben bile
dayanamazdım doğrusu."
İki ahbap çavuşlar: Hemen her yerde birlikte görülen, birbirlerinden
ayrılmayan iki arkadaş, dost.
İki arada bir derede (kalmak): Sıkışık, zor şartlar altında (kalmak).
İki ayağını bir pabuca sokmak: Bir kimseyi, bir işi yapması için
zorlamak, sıkıntıya sokmak.
|
Yazdır
|
Yorum Yap!
|
Lütfen Aşağıdan Seçim Yapınız...
©
Bilgicik.Com
-
Deyimler
| İletişim:
bilgi@bilgicik.com