..."D"
Harfiyle
Başlayan
Deyimler...
(Açıklama)

Dağa kaldırmak: Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla dağa veya ıssız
bir yere götürüp orada alıkoymak."Eşkıyalar, karakol komutanının oğlunu dağa
kaldırmışlar; ne istedikleri henüz belli değil."
Dağarcığına atmak: Yeni bilgilerini, eski bilgilerine katmak; yeni
bilgileri zihnine yerleştirmek."Öğrendiği her yeni bilgiyi dağarcığına atmayı
ihmal etmedi."
Dağdan gelip bağdakini kovmak: Daha sonradan geldiği bir yere ya da
karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir kişinin yerini almaya çalışmak."Şu
densize bak hele, dağdan gelip bağdakini kovuyor!"
Dağ doğura doğura fare doğurdu: Önemli gibi görünen şeylerden önemsiz bir
sonuç çıkması durumunda söylenir.
Dağlara düşmek: Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız
yerlerde yaşar olmak."Annesinin ölümünden sonra dağlara düştü."
Dağları devirmek: Çok büyük güçlüklerin altından kalkmak, ağır işleri
başarmak."O, dağları devirir bir adamdır."
Dalavere çevirmek: Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iş yapmak; düzen
kurarak gizlice başkasını aldatmak."Yine bir dalavere çevirmesin bu adam!"
Dal budak salmak: 1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2. Soy ya da
dostluk yönünden genişleyip yayılmak."Bu mesele daha fazla dal budak salmadan
hemen halledilmeli."
Daldan dala konmak: Çok sık, düşünce ya da konu değiştirmek."Daldan dala
konmayı bırak da bir işe sarıl artık."
Dalına basmak: Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini
öfkelendirmek."Dalıma basıp da beni çileden çıkarma lütfen!"
Dallanıp budaklanmak: Genişleyip yayılmak, gittikçe büyüyerek karışık bir
durum almak."İşi dallandırıp budaklandırmada üstüne yok hani!"
Bilgicik.Com,
Türkçe,
Edebiyat,
Roman Özetleri,
Duvar Yazıları,
Atasözleri,
Hızlı Okuma,
Özlü Sözler,
Türk
Damdan düşer gibi: Aniden, yersiz olarak (söz söylemek)."Damdan düşer
gibi söz söyleyince ortalık birbirine girdi."
Damgasını vurmak: Biri hakkında kötü bir yargıya varmak."Allah`tan
korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da rezil olsun."
Damokles`in kılıcı: Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza
tehdidi."Damokles`in kılıcı gibi başımda dikilip durma öyle!"
Dananın kuyruğu kopmak: Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan sonucun
gerçekleşmesi."Dananın kuyruğu bu gece kopacak, inşallah hayır demezler."
Danışıklı dövüş: Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu hâlde, sanki
böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını aldatmak."Danışıklı dövüş
insanların mertlik anlayışını tamamen öldürdü."
Dara düşmek: 1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı, tehlikeli bir
durumla karşılaşmak."İyice dara düştük, geçinmekte güçlük çekiyoruz."
Dara getirmek: Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman ayıramamak."Biraz
erken kalkalım da dara getirmeden yapalım işi, güzel olsun."
Dar boğaz: Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip sonunda
ferahlık umulan durum."Evel Allah bu dar boğazı da aşacağız."
Dar hayat: Sıkıntılar, güçlükler, zorluklar içinde sürdürülen hayat.
Darda kalmak: 1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı
çekmek."Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen Ahmet, ödevini yapmayı
hiç ihmal etmezdi."
Dar gelirli: Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak geçimini
sağlamaya yetmeyen."Dar gelirli ailelerin çocuklarının çoğu okulu yarıda
bırakmak zorunda kalıyorlar."
Darısı (dostlar) başına: "Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm dostlarımın
da kavuşmasını isterim" anlamında kullanılır.
Dar kafalı: Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan."Dar kafalı
insanlarla anlaşmak oldukça zordur."
Davul çalmak: Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde ortalığa
yaymak."Davul çalıp bizi elâleme rezil etti."
Defe (tefe) koymak: Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille başkalarına
anlatmak, alaya almak."Sakın söyleme, yoksa bizi defe koyarlar."
Defterden silmek: İlişkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz olmak,
unutmak."Ali`yi defterden iyice sildim."
Defteri dürülmek: 1. İşine son verilerek bir yerden uzaklaştırılmak. 2.
Ölmek ya da öldürülmek."Onun da defterini dürecekler yakında.
Defteri kapamak: İlgiyi kesmek, uğraşmaz olmak, söz konusu işi yapmaz
olmak. "O defteri kapadık biz, artık soru sormayın.
Deli divane olmak: Bir şeyi, bir kimseyi aşırı derecede sevmek, ona
tutkun olmak."Delikanlı o kız için deli divane oluyordu."
Deli fişek: Atak, delişmen, delice işler yapan, şımarık."Bırak artık şu
deli fişek adamla arkadaşlık etmeyi."
Deliksiz uyku: Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan uyku."Bu gece
deliksiz bir uyku çekip yorgunluğumu atmak istiyorum."
Demir atmak: 1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre
kalmak."Gemiler fırtına başlayınca koya girip demir attılar."
Dem tutmak: Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.
Denizden çıkmış balığa dönmek: Yeni bir işe, ortama, duruma alışmakta
zorluk çekmek."Eski işinden ayrılıp, yeni işine başlayınca denizden çıkmış
balığa dönmüştü."
Derdine düşmek: Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını
aramak."Sana ne ki o işin derdine düştün?"
Dert ortağı: 1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan her biri. 2.
Bir kimsenin derdini paylaştığı, anlattığı yakın dostu."Onlar yıllar yılı
birbirlerinin dert ortağı olarak yaşamışlardı."
Destan olmak: Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti yayılmak."Karısına
bağırdı diye annesini kapıya attı, bütün civar köylere destan oldu."
Devede kulak: Bütüne göre çok ufak bir parça."Onun yaptığı iş devede
kulak kalır."
Deve kini: Bitmeyen, geçmeyen, unutulmayan büyük kin."Tam anlamıyla bir
deve kini besliyordu komşusuna karşı."
Deveye hendek atlatmak: Birisine yapılması çok zor, hemen hemen
yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak."Senin yaptığın deveye hendek atlatmak,
bırak şu garibin yakasını."
Devlet kuşu: Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk getiren talih.
Dışı eli (seni) yakar, içi beni: "Dıştan görünüşü, herkesi imrendirecek
kadar güzel ama içyüzü elverişsiz, kötü, sahibini üzücü" anlamında
kullanılır."Ah bir bilseler işin iç yüzünü, dışı eli yakar, içi beni."
Diken üstünde oturmak: Bir yerde tedirginlik duymak, her an kalkmak
durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak."İnan, diken üstünde oturuyorum şurada."
Dikine gitmek: İnatçılık etmek, bildiğini yapmaya çalışmak, kimsenin
uyarısına kulak asmamak."Biraz daha dikine giderse başına büyük bir belâ gelecek
bu çocuğun."
Dikiş tutturamamak: Bir yerde, bir işte bir sebepten ötürü başarı
sağlayamayıp uzun süre kalmamak."Bir şeyde dikiş tutturamadı, şimdi boşta gezip
duruyor."
Dikiz etmek: Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice ve gözünü
ayırmadan dikkatlice izlemek.
Dilden dile dolaşmak: Her yerde, pek çok kimse tarafından bahis konusu
olmak."Ata sözleri dilden dile dolaşarak günümüze kadar geldi."
Dil dökmek: Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için tatlı sözler
söylemek."Peşine düşen çocuğu ne kadar dil döktüyse de evde kalmaya razı
edemedi."
Dil ebesi: Çok fazla ve esprili konuşan."Dil ebesi bir adam o, sen onunla
başa çıkamazsın."
Dile (dillere) düşmek: Hakkında dedikodu yapılmak."Allah kimseyi dile
düşürmesin, kadıncağız sokağa çıkamaz oldu."
Dile gelmek: 1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak, dillenmek. 2. Dile
düşmek."Dile geldi dağlar, avuttu onu!"
Dile getirmek: 1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak, anlatmak,
açıklamak. 2. Birini konuşturmak."Hiç umulmadık bir anda konuyu dile getirdi,
hepimizin anlamasını sağladı."
Dile kolay: Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da
katlanılması çok güç."Evet, dile kolay, haydi yap da görelim."
Dili açılmak: Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan kimse, birden
konuşmaya başlamış olmak."Dili açıldı çok şükür!"
Dili dolaşmak: Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle söyleyeceğini
şaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade edememek."Babasını aniden karşısında
görünce dili dolaştı, kekelemeye başladı."
Dili dönmemek: 1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi becerememek,
yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi anlatamamak."İnşaallah dilim dönmeden
meseleyi anlatır da kurtulurum ondan."
Dilinden kurtulamamak: Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli olarak, bir
kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına uğramak."Ne yapmalıyım da dilinden
kurtulmalıyım onun?"
Dilinde tüy bitmek: Sık sık söylemekten bıkmak, usanmak."Size söyleye
söyleye dilimde tüy bitti."
Diline dolamak: 1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak, kötü tarafını her
yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler olmak.
Dilinin altında bir şey olmak: Bir kimsenin sözlerinden açıkça
söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak."Dilinin altında bir şey olduğunu
biliyorum ama bir türlü söyletemiyorum."
Dilinin ucuna gelmek: 1. Tam söyleyecekken vazgeçip söylememek. 2.
Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine unutuvermek."Dilinin ucuna geldi ama
utandığı için söyleyemedi."
Dilini tutmak: Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan sakınmak, ölçülü
konuşmak, rast gele konuşmamak."Dilini tutmasını bilmeyenlerin başına neler
geldiğini sana söylemediler mi?"
Dilini yutmak: Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç karşısında
konuşamaz hâle gelmek."Korkudan neredeyse dilini yutacaktı."
Dilin kemiği yok ya!: 1. Önceden söylediği sözü başka biçimlere sokarak
inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı hatalar yapabilir, doğru ve yanlış her
şeyi söyleyebilir.
Dili olsa da söylese: "Cansız nesneler, hayvanlar konuşabilseler, bazı
olaylara tanıklık edebilseler ne iyi olurdu" anlamında kullanılır.
Dili tutulmak: Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez duruma
gelmek."Sevinçten dili tutuldu bizim kızın."
Dili uzun: İncitici, kırıcı sözler söyleyen, saygısız kimse."O uzun
dilini bana kestirmeden çek içeri!"
Dili varmamak: Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak."Sana git demeye
dilim varır mı sanıyorsun?"
Dillerde dolaşmak: Her yerde kendisinden, ondan söz edilmek."Cephede
gösterdiği yararlılıklardan sonra adı dillerde dolaşır oldu."
|
Yazdır
|
Yorum Yap!
|
Lütfen Aşağıdan Seçim Yapınız...
©
Bilgicik.Com
-
Deyimler
| İletişim:
bilgi@bilgicik.com