..."B"
Harfiyle
Başlayan
Deyimler...
(Açıklama)

Babası tutmak (veya babaları üstünde olmak): Çok fazla öfkelenmek,
kızgınlığı her hâliyle belli olmak."İş meselesini konuşamadım, çünkü babaları
üstündeydi odasına girdiğimde."
Babana rahmet: "Yaptığın iş, söylediğin söz çok yerinde; Allah senden
razı olsun" anlamında hoşnutluk, memnunluk bildirmek için kullanılır.
Baba ocağı (evi veya yurdu): Dededen, babadan kalma ev; toprak,
yurt."Borçları yüzünden baba evini satmak zorunda kaldı."
Babasının hayrına (mı?): Hiçbir çıkar gözetmeksizin."Babasının hayrına mı
yaptı sanıyorsun senin işini?"
Bağ bozmak (bağbozumu): 1. Bağda son kalan ürünün toplanması. 2. Bu
işlerin yapıldığı mevsim (güz), gün."Bağbozumu besmele ile başlarsa bereketli
olur."
Bağrına basmak: 1. Kucaklamak, kolları ile sararak göğsüne yaslamak. 2.
Birini gözetip kayırmak, koruyup yetiştirmek."Amcası, yeğenini bağrına basmakta geçikmedi."
Bağrına taş basmak: Uğradığı zarara, felakate sesini çıkarmadan
katlanmak."Evi yıkılan Hasan bağrına taş basmaktan başka bir yol bulamadı."
Bağrını delmek: İçine işlemek, pek dokunmak, dertli olmasına yol
açmak."Yurdundan kovulması, şairin bağrını deldi."
Bağrı yanık: Çok acı çekmiş; dert, sıkıntı, darlık, kahır görmüş;
yaslı."Nice bağrı yanık insanlar yaşamış bu topraklarda."
Bahse girmek: Görüşünde veya iddiasında haklı çıkacak tarafa bir şey
verilmesini kabul eden sözlü anlaşma yapmak."Erken kalkmak konusunda onunla
bahse girdik."
Bahtı kara: Mutsuz, dertten kurtulamayan, işleri hep ters giden."Allahım,
şu bahtı kara kuluna yardım et de düzlüğe çıksın!"
Baklayı ağzından çıkarmak: Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyleri
söylemek."Yeter artık, çıkar ağzından şu baklayı!"
Bal alacak çiçeği bilmek: Çıkar sağlanacak yeri veya şeyi bulmak, bu
konuda nasıl hareket edileceğini bilmek."Onun bal alacak çiçeği bilmede üstüne
yoktur."
Baldırı çıplak: İşsiz güçsüz, serseri, başı boş, ayak
takımından."Sokaklar baldırı çıplaklardan geçilmiyor."
Bal dök (de) yala: Bir yerin çok temiz, pırıl pırıl olduğunu anlatmak
için kullanılır."Odayı öyle elden geçirmiş ki bal dök de yala!"
Balgam atmak: Bir iş ya da konu üzerinde kuşku uyandıracak söz
söylemek."Lütfen sus, ortaya bir balgam atıp da insanı huzursuz etme."
Bal gibi: 1. Çok tatlı. 2. Çok iyi, adamakıllı, pekâlâ."Bal gibi iş, daha ne
duruyorsun?"
Balık etinde: Ne şişman, ne zayıf; biçimli, kilosu yerinde olan.
Balık istifi: Çok sıkışık bir durumda."Otobüs, balık istifi gibi
yerleşmiş insanları zor taşıyordu."
Balık kavağa çıkınca: Gerçekleşmesi mümkün olmayacak işleri anlatmak için
kullanılır."O kız, o çocukla ancak balık kavağa çıkınca evlenir."
Bilgicik.Com,
Türkçe,
Edebiyat,
Roman Özetleri,
Duvar Yazıları,
Atasözleri,
Hızlı Okuma,
Özlü Sözler,
Türk
Balon uçurmak: İlgililerin ne diyeceklerini anlamak veya insanların
telâşlanmalarını sağlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak."Askerliğin
kısalmasıyla ilgili bir balon uçurdu, buna sonra kendisi de inanmaya başladı."
Balta olmak: Musallat olmak, asılmak, direnerek bir şey istemek,
istediğini yaptırmak için sürekli ısrar etmek."İnsanın başına balta olan
kişileri sevmek mümkün değil."
Baltayı taşa vurmak: Bilmeyerek karşısındakini kıracak söz söylemek, pot
kırmak."Baltayı taşa vurunca öyle utandı ki sormayın gitsin."
Bam teline basmak: Bir kimseyi, duyarlılık gösterdiği konuda kızdıracak
söz söylemek, öfkelendirecek bir şey yapmak."Bir insanı delirtmek mi istiyorsun?
Onun bam teline basacaksın."
Bana mısın dememek: Aldırış etmemek, ona hiçbir şey etkili
olmamak."Sırtına o kadar yük vurdular, adam yine de bana mısın demedi."
Barut fıçısı: Her an karışıklık, kavga ve savaşın çıkacağı yer."Nereden
çıktığı belli olmayan bir ses, meydanı bir anda barut fıçısına döndürdü."
Barut kesilmek: Çok öfkelenmek, kızmak, sinirlenmek."Elektriği
bağlanmayan adam barut kesilmiş, etrafa bağırıp duruyordu."
Basıp gitmek: Aklına koyduğu şeyi yapmak amacıyla, o an bulunduğu yerden
kimseye danışmadan ayrılmak."Öyle her aklına estiğinde basıp gidemezsin
buradan."
Basireti bağlanmak: Gerçeği göremez, iyi düşünüp kavrayamaz bir duruma
düşmek."Öylece kalakaldım, ne yapacağımı bilemiyorum, basiretim bağlandı âdeta."
Baskın çıkmak: Üstünlüğünü göstermek, karşısındakini geçmek."Koşuda
değil, ancak güreşte baskın çıkarım ona."
Bastığı yeri bilmemek: 1. Çok fazla sevinmek. 2. Dengesiz hareketlerde
bulunmak, durumunu kontrol edememek, şaşkınlıktan nerede olduğunu
bilememek."Eşinin ölümünden sonra bastığı yeri bilmez bir adam oldu."
Baston (kazık) yutmuş gibi: Dimdik duran, yürüyen kimsenin durumu."Baston
yutmuş gibi ortalıkta dolaşıp da asabımı bozma!"
Başa baş (gelmek): Birbirine denk, eşit olmak; birlikte olmak."Takımlar
başa baş bir mücadele verdiler."
Başa çıkarmak: 1. Bir işi bitirmek, sona erdirmek, başarmak. 2. Bir
kişiye aşırı ölçüde ilgi gösterip çok şımartmak."Ona biraz daha yüz verirsen
başına çıkacak, söylediğini yapmayacak."
Başa çıkmak: Gücünün üstünlüğünü kanıtlamak, bir şeye gücü yetmek."Onunla
başa çıkabilirim, merak etme sen."
Başa geçmek: 1. En üstün yeri almak. 2. Herhangi bir konu önemce ilk
sırayı almak."Ülkede ekonomik yolsuzluklar başa geçti."
Başa gelmek: Kötü bir duruma uğramak."Kim demiş başa gelen çekilir diye?"
Başa güreşmek: 1. Yağlı güreşte başpehlivanlık için güreşmek. 2. En üstün
sonucu almak için mücadele etmek, yarışmada birinciliği almak için
uğraşmak."Takımımız öteden beri başa güreşir."
Baş ağrısı: Varlığı tedirginlik verici şey, rahatsız edici kimse."Sen ne
baş ağrısı bir adammışsın meğer!"
Baş ağrıtmak: Yerli yersiz konuşarak, gereksiz sözler söyleyerek, çok
konuşarak birisini rahatsız etmek."Baş ağrıtmakta üstüne yoktur senin."
Başa (başına) kakmak: Yapılan iyiliği yüzüne vurarak birisini üzmek,
incitmek."Üç kuruş verdi, üç gün geçmeden başına kaktı."
Baş alamamak: Çok uğraştıran bir konudan kurtulup da vakit ve fırsat
bulamamak."Şu çocuklarla uğraşmaktan baş alamıyorum ki sana geleyim."
Baş aşağı gitmek: Sürekli kötüleşmek, zarar görmek."Baş aşağı giden
işlerinin önünü alamadı bir türlü."
Baş başa kalmak: Biriyle yalnız kalmak, iki kişi bir arada yalnız
kalmak."Misafirler gittikten sonra baş başa kaldılar."
Baş başa (kafa kafaya) vermek: Birbirinin düşüncesinden yararlanmak üzere
birkaç kişi toplanıp bir konuyu görüşmek, bir konuda dertleşmek."Bu sorunu ancak
baş başa vermekle çözebiliriz."
Baş belâsı: Sürekli rahatsız eden, yük olan, bir kimseye musallat olup
sıkıntı veren ve uzaklaştırılamayan kişi ya da şey."Şu baş belâsı adamı
uzaklaştırırsanız sevindirirsiniz beni."
Baş çekmek: Ön ayak olmak, öncülük etmek."Hayatı boyunca baş çeken bir
adam olarak yaşadı."
Baş edememek: Gücü yetmemek, başarı kazanamamak, bir işi başarmakta
zorluk çekmek."Şu uysal insanlarla baş edemezsen kiminle edeceksin!"
Baş eğmek: Direnmekte vazgeçip güçlünün buyruğuna girmek, teslim
olmak."Türk
milletine baş eğdiremezsin."
Baş göstermek: Ortaya çıkmak, belirmek, vuku bulmak."Milletimiz baş
gösteren bu yeni fikri kısa zamanda benimseyecektir."
Baş göz etmek: Evlendirmek."Şu kızı da bir baş göz edersem gözüm arkada
kalmayacak."
Başı ağrımak: Bir işten dolayı sorumlu duruma düşmek, kaygu çekmek."Sana
güveniyorum, başımı ağrıtmayacağına eminim, haydi güle güle git."
Başı altından çıkmak: Kötü bir şey, kötü bir durum, birinin gizli düzeni
ve tertibiyle meydana gelmek."Böyle şeyler bilirim ki senin başının altından
çıkar, şimdi bana doğruyu söyle, kim kırdı vazoyu."
Başı bağlı olmak: 1. Evli ya da nişanlı olmak. 2. Serbest, özgür olmayan,
bir yere bağımlı olan."Nihayet oğlanın da başını bağladık."
Başı boş bırakmak: Bir kimsenin üzerindeki denetimi ve gözetimi
kaldırmak, kendi bildiğine bırakmak."Çocuk dediğin başı boş bırakılmaya gelmez."
Başı darda kalmak (başı dara düşmek): Çok sıkıntılı, çaresiz bir durumda
olmak; parasızlıktan dolayı güç bir durumda kalmak."Başı darda kalan insanlara
yardım etmek insanlık borcudur."
Başı derde girmek: Can sıkıcı, üzücü, istemediği bir duruma düşmek."Şu
kendini bilmez adamla başım derde girsin istemiyorum."
Başı dik gezmek: Utanılacak bir durumu olmadan, onurlu şekilde toplumda
yer almak."Başı dik gezen insanları sevmemek elde değil."
Başı dönmek: 1. Bir şey karşısında şaşırmak. 2. Sıkıntı meydana getiren
bir durum karşısında bunalmak. 3. Dengesini yitirmek, gözleri kararmak; çevresi
kararıyor, dönüyor, kayıyor duygusu içinde sarsılmak."Çabuk durdur arabayı,
başım dönmeye başladı."
Başı göğe ermek: Beklenmeyen, umulmayan bir mutluluğa, sevince
ulaşmak."Üç kuruş zam yapıldı diye maaşına, başı göğe erdi sanıyor; bilmiyor ki
enflasyon bir ay sonra alacak o zammı elinden."
Başı kalabalık (olmak): Bir iş dolayısıyla yanında çok fazla kişi
olmak."Kusura bakma, başım kalabalıktı bugün, seni arayamadım."
Başına belâyı satın almak: Sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik verici olduğunu
sonradan anladığı bir işe kendi isteği ile girmiş bulunmak."Nereden girdim bu
inşaat işine, durup dururken başıma belâyı satın aldım."
Başına bir hâl gelmek: Büyük, içinden çıkılması zor güçlüklerle
karşılaşmak; kötü duruma düşmek."Gece gitme, başına bir hâl gelir diye
korkuyorum."
Başına buyruk: Dilediğini izin almaksızın yapan, istediği gibi
davranan."Sizin çocuk da amma başına buyruk bir çocuk olmuş."
Başına çalmak: Bir şeyi sert, öfkeli ve kızgın bir davranış içinde
vermek."Al da başına çal bu sapı kırık küreği."
Başına çorap örmek: Bir kimseye, haberi olmadan, kötü duruma sokucu
davranışta bulunmak, alt etmek için gizlice plân kurmak."Onun başına bir çorap
örecekler diye korkuyorum."
Başına çökmek: 1. İştahla sofraya oturmak. 2. Bir işi çabuk bitirmek
üzere oturup ele almak. 3. Birini altına alıp dövmek."Birkaç kişi utanmadan
zavallı adamın başına çöktüler."
Başına
devlet kuşu konmak: Ummadığı, beklemediği bir nimete ya da varlığa
kavuşmak."Nasıl aldı bu köşkü? Başına
devlet kuşu mu kondu dersin?"
Başına dolamak: İçinden çıkılması zor bir işi birine musallat etmek."Bu
işi benim başıma dolayanlar, dilerim hiçbir zaman onmazlar!"
Başına iş açmak: Uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak."Bırak
o bıçağı elinden, hiç yoktan başına iş açacaksın."
Başında kavak yeli esmek: 1. Sorumluluk duygusundan uzak, zevk ve eğlence
peşinde koşmak (genç için). 2. Gerçekleşmeyecek şeyler düşünerek vakit
geçirmek."Bu çocuk da büyümedi bir türlü, hâlâ başında kavak yelleri esiyor."
Başından atmak: 1. Gereksiz görülen bir bağlılığa, bir ilişkiye son
vermemek; bir istekte bulunan kişiyi yanından uzaklaştırmak. 2. Yapılması zor
bir işi yapmaktan kendini kurtarmak ya da o işi bir başkasına yüklemek."Kısa
zamanda o işi başından atmasını becerdi."
Başından aşağı kaynar sular dökülmek: Çok kötü, üzücü, sıkıntı verici ya
da utandırıcı bir olay karşısında vücudunu ter basmak, ürpermek."Babasını
karşısında görünce başından aşağı kaynar sular döküldü."
Başından büyük işlere girişmek (veya kalkışmak): Gücünün üstünde olan
işleri yapmaya kalkışmak."Çekil lütfen, başından büyük işlere kalkışıp da
kendini rezil etme bari."
Başından korkmak: Hayatından kaygı duymak, cezalandırılmaktan
korkmak."Düşman topraklarına girince başından korkmaya başladı."
Başını ağrıtmak: 1. Gereksiz sözlerle birini bunaltmak. 2. Bir iş için
birini uğraştırmak, sıkmak."Yeter artık, bu iş için başımı ağrıtıp durma."
Başını alıp gitmek: Nereye gideceğini bildirmeden, izin almadan
gitmek."İçine düştüğü sıkıntıdan kurtulamayan adam başını alıp gitti."
Başını bağlamak: Evlendirmek."Askerliği biten Ali`nin başını bağlamayı düşünen
annesi kolları hemen sıvadı."
Başını belâya sokmak: Bir kimseyi, zarar göreceği, kötü sonuçlarla
karşılaşacağı bir işe sokmak."Oğlanın da başını belâya sokacaklar diye ödüm
kopuyor."
Başını bir yere bağlamak: Bir işe yerleştirmek, işsizlikten
kurtarmak."Çok geçmeden oğlunun da başını bir yere bağlamayı becerdi."
Başını boş bırakmak: Denetimsiz, yalnız ve serbest bırakmak."Bu çocuğun
başını boş bırakma, yoksa başı belâya girecek."
Başını derde sokmak: Sıkıcı, yorucu, üzücü bir işe girmek veya
getirilmek."Tanımadığı adamlarla işe girişince başını derde soktu."
Başını dinlemek: Sessiz, sakin bir ortama çekilmek; kalabalıktan ve
gürültüden uzaklaşmak."Emekli olur olmaz başımı dinleyecek bir köşe arayacağım"
Başını ezmek: Birini hareket edemez, kötülük yapamaz ya da başını
kaldırıp bir işi göremez duruma getirmek."Zalimlerin başını ezecek adamlara
bugün ne kadar ihtiyaç var!"
Başını kaşımaya (kaşıyacak) vakti olmamak: Çok meşgul olmak, başka bir
işi yapmaya hiç vakti olmamak."Bana yükleme o işi, çünkü başımı kaşıyacak vaktim
yok."
Başının çaresine bakmak: Kimsenin yardımı olmadan kendi işini kendi
yapmak, kendini zor durumdan kurtarmak."Benden sana fayda yok, başının çaresine
baksan iyi olacak."
Başının derdine düşmek: Başka bir şeyle ilgilenemeyecek kadar sıkıntılı,
üzücü ve tehlikeli bir duruma çare bulmaya çalışmak."Adamın bize aldıracağı yok,
baksana başının derdine düşmüş."
Başının etini yemek: Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden
bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek."Tamam kızım, alacağız o
oyuncağı, yeter başımın etini yediğin!"
Başını taştan taşa vurmak: Fırsatı kaçırdığı için çok pişman olmak,
çaresiz kalarak kahırlanmak."Zamanında eve gidip hasta çocuğu doktora
götürmediği için başını taştan taşa vuruyordu."
Başını vermek: Bir ideal uğrunda kendini feda etmek, canını
vermek."Yiğitler başını vermesiydi bu ülke düşmanlardan kurtulur muydu?"
Başını yemek: Bir kimsenin büyük zarar görmesine ya da ölmesine yol
açmak."Ruhsuz herifler adamın başını yemek için yarışa giriştiler."
Başı sıkışmak (sıkılmak): Herhangi bir güçlük karşısında kalmak,
bunalmak."Onun görevi, başı sıkışan insanlara yardım etmektir."
Başı tutmak: 1. Önde olmak. 2. Gürültüden, üzüntüden ve çok konuşmadan
başı ağrımak."Kesin artık şu dedikoduyu, yoksa başım tutacak!"
Baş koymak: Bir şey uğruna ölümü göze almak."Çekil önümden ben bu yola
baş koydum."
Baş köşe: Saygı duyulan, önder sayılan büyüklerin oturması için ayrılan
yer."Baş köşeye oturmak onun her zaman hakkıdır."
Baş sallamak: 1. Anlasa da anlamasa da karşısındakinin her sözünü uygun
bulur görünmek."Her şeye baş sallayan insanlardan hiç hoşlanmam."
Baş tacı etmek: Değer vermek, çok üstün tutmak, çok sevmek."Babalarını
baş tacı ettiler, toz kondurmuyorlar adama."
Baştan aşağı: Tamamıyla, hepsi, bütünüyle."Evi baştan aşağı boyadılar."
Baştan kara gitmek: Sonunu düşünmeyerek, hatta sonucun kötü olduğunu
bildiği hâlde hesapsız, batarcasına bir yol tutmak; felâkete doğru gitmek."Bu
baştan kara gittiğin hayata artık bir son vermelisin."
Baştan savma: Üstün körü, özen gösterilmeden, gelişi güzel."Yaptığın işin
tamamen baştan savma olduğu ne kadar açık."
Baş üstünde yeri var: "Sevgi, ilgi ve saygı ile karşılanıp ağırlanır."
anlamında kullanılır."Durmasın gelsin, baş üstünde yeri var."
Baş vermek: 1. İnandığı bir şey uğrunda ölmek, canını vermek. 2.
Belirmek, kimi bitkilerin başak tutmaya başlaması."Ektiğimiz buğdaylar baş
vermeye başladı."
Baş vurmak: 1. Müracaat etmek, bir işin yapılmasını bir kimse veya
kuruluştan istemek. 2. Bilgi edinmek üzere bir kaynağa bakmak, bir kimseye
danışmak."Vakit geçirmeden ansiklopediye bakalım da öğrenelim."
Baş yemek: 1. Sofrada en önemli yemek. 2. Birinin ölümüne sebep olmak. 3.
Birinin herhangi bir işte güç durumda kalmasına yol açmak."Adamın başını
sebepsiz yere yediler, şimdi çoluk çocuk aç kalacak."
Battı balık yan gider: "İşlerin kötü gittiğine, düzelmeyeceğine, bu
konuda da umut kalmadığına göre artık istenildiği gibi davranılabilir, ne olursa
olsun" anlamında kullanılır."Aldırma, üzülme artık, battı balık yan gider."
Bayrak açmak: 1. Bir dava yolunda toplanmaya çağırmak. 2. Gönüllü asker
toplamaya girişmek."Düşmana karşı yurdun dört bir yanında bayrak açan
yurtseverler sonunda amaçlarına ulaştılar."
Bayram etmek: Çok sevinmek."Oyuncakları görünce çocuklar bayram etti."
Belâ aramak: Kavga çıkararak, önüne gelene çatarak ya da başka sebeplerle
kendisi için tehlikeli bir durum oluşmasına yol açmak."Bırak sövmeyi, belâ mı
arıyorsun başına?"
Belâsını bulmak: Kendi yol açtığı tehlikeli bir durumun içine düşmek, hak
ettiği cezayı görmek."Adam nihayet belâsını buldu."
Belâyı satın almak: Kendi davranışları yüzünden tehlikeyi üstüne
çekmek."Köylülerle biraz daha uğraşırsak belâyı satın alacağız, haydi gidelim
buradan."
Bel bağlamak: Güvenmek, birisinin kendisine yardım edeceğine inanmak,
inanıp arkasından gitmek."İnsanoğluna bel bağlanılmaz."
Beli bükülmek: 1. Yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamaz duruma
gelmek. 2. Üzüntü ve kederden ruhsal bir çöküntüye düşmek."İflas eden şu genç
adamın bir yılda beli büküldü."
|
Yazdır
|
Yorum Yap!
|
Lütfen Aşağıdan Seçim Yapınız...
©
Bilgicik.Com
-
Deyimler
| İletişim:
bilgi@bilgicik.com